8 Ekim 2008 Çarşamba

Sana adadım hayatımı...



Yaşamak;
Ezilmiş bedenimin altında,
Anama avradıma sövülmüş kimliğimin altında,
Kor gibi yalnızlığın içinde,
Amaçsız ve sahipsiz duygularla,
Önümde çürüyen geleceğimle yaşamak...

Çırılçıplak doluda kaldım.
Yardım haykırdım ses vermeden,
Beklemeden kimseyi.
Ama sen geldin,
Sardın gülüşünün sıcaklığıyla,
Yaşadığımı hissettim senin kollarında.

Hayatımın ilk kadınıydın sen,
Şimdi tekrar paylaşıyordu benimle mutluluğunu
Baktım,
Baktım delice sana,
Sildim bütün benliğimi
Senden doğan bir bebek gibi,
Kollarında yeniden doğdum.
Kırıldı dizlerim fedekarlığının karşısında,
Açtım sonra yüreğimi,
Çıkartıp bıraktım önüne
Adadım sana hayatımı,
Yeni doğmuş bakir ruhumu,
Sana adadım...
Gözlerim çöktü, dudaklarıma yapıştın,
Kendi yüreğini koydun boşluğuma.
Ve sen bende atmaya,
bende çılgınca sende atmaya başladım.
Verilmemiş değeri verdik birbirimize,
Yetmedi, yetemedi.
Mutluluk sadece bizdeydi.

Sana adadım hayatımı canım.
Gururla, mutlulukla, deli gibi zevkle yapıyorum.
Ait oldum sana.
Seninle birlikte yaşlanıcağım
Ve sonsuza dek yanında olacağım.

Ekin'im, Seninle evlenmek için deliriyorum canım...

İsmail Andaç Iltar
08.10.2008 10.16

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Sen...

Sen, yaşadığım şu hayatta, bütün güzellikleri barındıran tek varlıksın.
Sen, benim varoluşumun tek nedenisin.
Sen, bu dünyayı anlamlı kılan, tek sebepsin.
Sen, bu girdapda, duygularımın tek sonsuzluğusun.
Sen, ayak bastığım cennetimin, tek Antalyamsın.
Sen, yağmur edasıyla gelen, kaderimin tek bereketisin.
Sen, zifiri karanlığın içinde görebildiğim, geleceğimin tek yolusun.
Sen, kitaplar gibi asil olan, öngörebildiğim tek bilgeliksin.
Sen, suyun sesi gibi, uzanabildiğim tek huzurlu sahillimsin.
Ve sen, teksin.
Ve ben sana aittim...

İsmail Andaç Iltar
14.08.2008 15.04

Ne kadar zor...



Ne kadar zor bilir misin?
Tutmaya çalışırken berak ellerini,
Tutamamak alemin kanunu yüzünden.
Susup, beni anlamlı kılana diyememek,
En güzel söcüklerden bir demet.
Çok zor ruhumun suyu...

Bak bana!
Işıldıyorsa eğer gözüm gözüne,
Senin yarattığın serpintidir canım.
Eğer duruyorsam hala bu şehirde,
Yaşıyorsa bu beden nefes nefese,
Senin eserindir sevgilim.
Bırakta tapınayım o zaman,
Bana yaşama şansı verene.
İzin ver...

İzin ver rüyalarıma aşkım!
Babil'in asma bahçelerinden bakan,
Güzelliğine milyonların kılıç salladığı,
Prensesime uzanayım.

Çok zor değil mi hayatım?
Eğer ben sana mecbursam.
Eğer sana adamışsam dünyayı,
Var olmamın anlamını sende bulmuşsam.
Sen varsan eğer zor yok benim için.
Sen yoksan eğer,
Sonsuzlukta bile azap var...

Dayanmak ağır geliyor bazen sevgilim.
Bedenim bedenine deydiğinde değerli olursa,
Sana baktığımda konuşabiliyorsa ruhum,
İhtişama aç insaliğin en güzelini bulmuşsam,
Aklım yetmiyorsa varlığına meleğim,
Dayanmak zor değil, yavaş bir ölüm gibidir.

Sevgilim,
Dünya nasıl istersen öyle olacak!
Sonsuzluk seni fısıldayacak sonsuzluğunda.
Kıskanacak kesin seni, benim gibi.
Ve ben olacağım yanında herzaman,
Sen nasıl layık görürsen öyle duracağım.
İstersen mutluluğun olacağım,
Ne mutluluk varsa paylaşacağım seninle.
İstersen eski bir anı gibi kalırım yanında,
Beklerim sonsuzluğun karanlığında,
Aydınlığını izleyerek,
Zaman kavramını unutup,
Bana ihtiyacın olmasını beklerim.

Sen nasıl istersen öyle olacak meleğim!
Anlayışlıdır o saydam yürek,
Biliyorum, dayanamadığımı anlar.
Bir meleği sevmek kolay değil,
Tek başına sevmek.
Biliyosun;
Yanındayım her zaman,
Dostum, Yoldaşım, Karım...

İsmail Andaç Iltar
27.08.2008 11.13

13 Haziran 2008 Cuma

Altımda koca canavar kamyon,


Virginia'daki Shenandoah ulusal parkında bir sisli sabah...

Altımda koca canavar kamyon,
Andırıyorum Timur’un fillerini.
Ey hayal kanyon!
Geçit ver bu yorgun adama.
Bilirim,
Tükettin binlerce sana ait sefillerini.
Senin yollunun üzerinde,
Karanlığa sürüklediklerini.

Altımda koca canavar kamyon,
Açılıyor önümde bir ömür tekrar tekrar.
Ne kadar güzel her son!
Bu hayalin sisi içinde,
Seninle başlayıp, seninle biten.
Düşlerimin yıldızı sen,
Bürünüyor en güzel kırmızı,
Senin dudaklarına.
Ve her ömürde aynı ekin büyüyor içimde.

Altımda koca canavar kamyon,
Ağırlığımın altında eziliyor asfalt.
Her ışıkta, sokakta, kaldırımda,
Parlıyorsun yüzüme doğru,
Yürüyorsun yüreğime ve gülümsüyorsun.
Bir an bile olmuyor nasılsa,
Karşımda olmadığın.

Döndürüyorum koca kamyonu,
Her yolda seninle bir hayat geçiriyorum.
Ne mutlu yaşam!
Uzakta kalıyor her şey.
Mide delen her konu,
Gömülüyor senin yanında.

Beynimin içindesin,
Hayaller uzaklaştırıyor gerçekleri
Ve yaşatıyor beni.

Severek ölüm çok özel,
Hayallerim sadece sen içindeysen
Ve yollardayken güzel.

Altımda koca canavar kamyon,
Düşünmeden düşlüyorum.
Bir çocuk gibi seni beklercesine,
Binlerce yaşamı aynı sonla bitiriyorum.
Her ömürde,
Tekrar seni bekliyorum.

İsmail Andaç Iltar
14.06.2008 02.13


Hayal etmek en büyük özgürlüktür. Bu yüzden onu doyasıya yaşamak gerekir...

12 Haziran 2008 Perşembe

Arkadaş


Haykır!!!

Halatımdır arkadaş
Giderken susuz aç,
Bağlar beni belimden
Ve oluruz yoldaş
Ya da boynumdan yakalar,
Gözlerimin önünde asar.

Kıskanırım seni arkadaş,
Bir sevgili edasıyla
Yoldan çıkmış sürüklenirken ki gibi
Bir korku içimi kaplayan.

Bağların derimi keser,
Ama anlamam bir şey.
Hayatındaki bir er,
Önemi var mı arkadaş?

Ruhum akar akar,
Senin sahillerine çarpar.
Şekillendiririm seni arkadaş.
Gürlerim bazen;
Ve susturur seni rüzgâr
Ama bildiğini okursun hemen.
Okşarım bazen;
Kumlarından çekilirim yavaş yavaş,
Ama umursamazın sen.

Değer bilmesin sevginin
Ki kimse bilmez.
Sorgularım,
Düşünürüm,
Bulamam.
Niye diye bunca körlük?
Fazlasını mı aramak için?
Hayallere bağlanan halatlar sökük.
Gerçekle mi yontulmak için?

Suskun mu oturacaksın yanımda?
Bunca paylaşılanın ardından,
Bari gidip başka yerde kalbini aç.

Aç ki;
Saf pınarın suyu yıkasın yüzünü,
Unutursun geçmişin izini
Ve kirlenmiş bizleri.

Aç ki;
Yüreğinin vadisinden bırakasın yükünü,
Böylece değebilir bulutlar tenine.
Ulaşabilirsin hak ettiğin yere.

Aç ki;
Bulasın aradığın yerde özünü,
Ufuklar önüne serilir
Ve yılmaz dalgalarımdan,
Ayrılırsın arkadaş…

İsmail Andaç Iltar
28.05.2007 01.49

9 Haziran 2008 Pazartesi

Durup dururken...

Durup dururken içimde bir şeyler kopup tıkıyor boğazımı,
Durup dururken sıçrayıp kalkıyorum yarıda bırakıp yazımı,
Durup dururken rüya görüyorum bir otelde, holde, ayakta,
Durup dururken çarpıyor alnıma kaldırımdaki ağaç,
Durup dururken bir kurt uluyor aya karşı bahtız, öfkeli, aç,
Durup dururken yıldızlar inip sallanıyor bir bahçede, salıncakta,
Durup dururken mezardaki halim geçiyor aklımdan,
Durup dururken kafamda bir güneşli duman,
Durup dururken hiç bitmeyecekmiş gibi bağlanıyorum başladığım güne,
ve her seferde sen çıkıyorsun suyun yüzüne...

08.09.1960
Nazım Hikmet Ran



Dostum, kardeşim, babam...
Bana yazmayı öğütleyen adam.
12yıl 7ay seni hapis yattıran bu vatanın,
Günahı ve utancı içinde doğdum.
Senin gibi sevmeyi,
Senin gibi dövüşmeyi
Senin gibi ölmeyi,
Ant içtim kaderime.

Dostum, kardeşim, babam…
Bana yazmayı öğreten adam.
Birlikte sürelim karanlıklarımız içinden,
Yaratacağımız maviliklere.
Geçerken kızıl atlılarımız,
Salkım söğütlerinin altında oturalım.
Sonra birlikte yürüyelim,
Karlı kayın ormanında.
Aşkı paylaşarak,
Ekmeği ve tuzu paylaşarak banalım.
Elini ve sesini ver,
Dostum, kardeşim, babam…


10.06.2008 02.01
İsmail Andaç Iltar

Üzgünüm...



Kahkahalarını duyuyorum!
Bana bakıyorsun göğün ötesinden.
Darbeliyor kör bir bıçak,
Seslerin akıtıyor kanımı.
Senin yarattığın bu kaçak,
Her oyununa boyun eğerek ilerliyor.

Yaralandım, ey hak!
İstedim senden adalet,
Kaybettiklerimi kazancımla ödeyerek,
Bu utanç kokan sefalet
Ve yalnızlıktan kurtulmak.

Bilmiyorum artık nasıl davranacağımı.
Ölü ruhumun üzerinden,
Geçiyor binlerce atlı.
Güneşin etrafında,
İşte o an gülüşlerin belirir.
Daphne’nin elinde lir,
Ağlatıyor ruhuma ait bedeni.
Anılarımdan çıkmış atlılar,
Kamçılanarak geçiyor üstümden.
Bilmeden nereye gittiklerini, bilmeden?

Bilmiyorum artık nasıl davranacağımı.
Unutmuşum sevmeyi, sarılmayı,
Konuşmadan dokunmayı.
Hatırlatır mısın ey hak’ımın güneşi?
Yaratır mısın nükleer serpinti?
Hazırım.
Bana yeni bir oyun yazar mısın?

Mutluluğumu katamıyorsan,
Başkasının mutluluğu içine,
Sevemiyorum o zaman.

Kahkahalarını bastırıyorum,
Hıçkırıklarımın karanlık operasıyla.
Bir erkeğin ağlaması ne demek iyi bilirsin.
Yenilginin hüzünlü şarkısıyla,
Yüzünün yansımasından utanmak demek.

Üzgünümün olmuyor.
Kendimi kendimden kurtaramıyorum.
Gülüyorsun çok,
Karalarken alın defterimi.
Ama yardım eden yok.
Oyunumun kahramanları,
Üzgünüm…

10.06.2008 01.10
İsmail Andaç Iltar

31 Mayıs 2008 Cumartesi

Bekle...



I.

Beklerim,
Zamanın önemi olmadan.
Şafağı bekleyen bir erim,
Şafağım da sensin.
Ama;
Neden uzak durursun benden
Kamçılanarak taşıyorum,
O tanrılara layık güzelliğini zaten.

Lütfen;
İzin ver de karışayım kokuna.
Yaşayayım her santiminde.
Bedenimin de yangını sönsün,
Ya da ikimiz yakalım.
Ne fark eder?
Arzularım sendeyken
ve sen üzerindeyken göğün,
Ne fark eder ki?
Bu yorgun ruhun haykırışı.

Sen benim;
Toprağım,
Yağmurum,
Ve İbadetim oldun.
Niye beklemeyeyim ki seni?
Elindeyken yaşama sevincim.
Ben umutlarımı koymuşken,
Tutamadığım ellerine.
Nereye kaçabilirim ki?
Söylesene meleğim.
Söylesene...

İsmail Andaç Iltar
01.06.2008 02.06

II.

Biraz varsa damarlarımda alkol
Yavaşça uzanırmış gibi gelir,
Güvenip tutunacağım bir kol.

Sarılırım ona,
Hiç yapmadığım cesaretle,
Sarılırım.

Ve hiç hissetmediğim hasretle,
Beklerim.
Tutuşarak,
Kırmızı iki yanak,
Ve yorgun bir bedenle,
Yanına uzanmayı beklerim...

İsmail Andaç Iltar
29.05.2008 00.45

24 Mayıs 2008 Cumartesi

Loreena McKennitt - Snow



White are the far-off plains,
And white the fading forests grow;
The wind dies out amongst the tides
And denser still the snow,
A gathering weight on roof and tree
Falls down scarce audibly.

The meadows and far-sheeted streams
Lie still without a sound;
Like some soft minister of dreams
The snowfall hoods me around;
In wood and water, earth and air,
A silence is everywhere.

Save when at lonely spells
Some farmer's sleigh is urged on,
With rustling runner and sharp bells,
Swings by me and is gone;
Or from the empty waste I hear
A sound remote and clear;

The barking of a dog,
To cattle, is sharply pued,
Borne, echoing from some wayside stall
Or barnyard far afield;
Then all is silent and the snow
Falls settling soft and slow

The evening deepens and the grey
Folds closer Earth to sky
The world seems shrouded, so far away.
Its noises sleep, and I
As secret as yon buried stream
Plod dumbly on and dream.

And dream
And dream
I dream
And I dream…

Kaderimin Meleği



Kaç sene oldu, bilmiyorum.
Saplantıya dönüştürdüğüm sevgiyi.
Benim için var olmayanı.

Öyle bir tutku ki karşılanamaz,
Hastalık gibi içimi kemiren
Beni bitkin bırakıp giden
Sebebi olan bu mücevhere
Fedakârlık olgusuna bağlanıp
Yaldızlı yoluna duramadım bir kere
Sevmedim de.

Öyle bir zincir ki bu
Zindanlarımın karanlığı içinde
Beni benden yoksun bırakan.
Onun için yaratılmış yaşam,
Benim için hayallerimin ufuklarından
Çok uzağa ulaşan,
İmkânsızlığa.

Böyle bir vurgunla bile,
Döndüm toprağıma, evime,
Beş senelik geçmişimle.

Onca ihtişamı geride bırakıp
Köle gibi başlamıştım yaşama.
Onca karanlık günümün ardından
Güneş göstermemişti kendisini ama.

Karanlık derinleşmeye başlayıp
Aldı beni kendi içine.
Kaybettiklerim yetmedi,
Sonsuz sandığım sevgim,
Çocukluğumu verdiğim işim,
Dostum, arkadaşlarım dediklerim,
Hepsi ellerimden kayarken
Ben hala saplantılarımla savaşıyordum.

Nasıl bir duvardır ki içine gizlendiğim?
Hüznümü ve yalnızlığımı
Sadece gözlerim belli ediyordu
Artık ışıldamayan gözlerim.

Bir an gelmişti ki,
Almaya kalktılar özgürlüğümü.
Suçum neydi bilmeden.

Kimse bilmeden;
Haykırışlarımın arasından,
Gecenin soğuk bir yarısında,
Babamın bıraktığı: Barretta 9mm.
Son gücümü ve duamı bırakmıştım,
Bir tetik ile kurşunun üzerine.
Kimse bilmeden.

Ne acıdır!
Geçmişten bugüne süzülmek,
Namlunun ucunu gözyaşlarınla yıkayabilmek,
İlk başta yenilgiyi kabullenmek,
Çok acıdır.

Süzülürken o kısa yolculukta,
Kaderime tutunanları gördüm yeniden.
Ortaokul sıralarında beni alıp,
Arkasından sürükleyen.
Mahallemin çocuğuna, yoldaşıma.
Beni İstanbul’la kanat açtıran,
Bir ağacın içinde yaşayan aynı ruh olduğum kardeşime.
Ve küçük bir kıza,
İstanbul’umun anlamı dediğime.
Mutluydum,
Hepsine borcumu ödemiştim.
Teker teker hepsine.

Kızarmış gözlerimin arkasında,
Mozart’ın Requiem’i geliyordu kulağıma…

Meleğim nerdesin?
Al beni bu zalim bedenden.
İzin ver de özgürce essin,
Beydağlarından, tanımadığı ovalara!

Öyle bir an vardır ki;
Ölümle yaşam arasında,
Zaman durağanlaşır.
İşte o an da,
Bir melek belirdi ki korneamda.
Beni ben yapan her şeyin üzerine,
Görmemiştim böyle bir güzel.

Çocukluğumdan gelmeydi.
Unutmuş olabileceğim yerden.
Bir utançtır ki onu unutmak.
Zindanlarımda çürümek yetmez,
Söndürebilmek için bunu.

Hiçbir şey veremeden,
Bana verdiği şeyler.
O kısa zamanda alıp beni,
Yıldızların var olduğunu gösteren.
Mükemmelliğiyle,
Kusurlarımı örten.
Karanlığımın karşılıksız ışığı.

Beni nasıl kurtarmıştı?
Kaybolmuşluğa giden yoldan
On altı yaşımın ilkbaharında.
Nasıl da dokunmuştu tenime?
Doğanın bir mucizesiydi sanki.
Bir şey beklemeden,
Niye verdi?
Sonsuz nefesini nefesime.

Aynı o gün gibi;
Sanal dünyamın penceresine,
Yazdığı on kelime.
Çıkardı beni girdabımdan.
Vücudumdaki kirlenmiş kan,
Temizlendi gözlerinin sadeliğinde.

Hele onunla konuşmak,
Martılarla birlikte uçmaya benzer.
Onun dudaklarındaki her titreşim,
Yüreğimin duvarlarını ezer.
Ve her kapımım meleğime açılır.

Ona baktıkça,
Bakabildikçe;
Yazgım bir senaryoya dönüşür.
Ölüm fermanı verilmiş bir yolcunun hayatına.

Öyle bir ölüm ki;
Maskeler içine saklanan insanların arasından,
Ki hepsi hatıralarının oyuncularıdır,
Geçerken önlerinden.
Yavaşça da rüzgâr estirmiş yaratan,
Saçlarını okşayan bir rüzgâr.
Çıkarken o taburenin üstüne,
Boynunu kesecek halat ile.
Ne kadar uzun süreceğini düşünmüş, ölümün.

Ayakları sallanırken boşlukta,
Soluksuzluğunda hıçkıramamak,
Dağlıyormuş bedenini.

Öyle bir an vardır ki;
Ölümle yaşam arasında,
Zaman durağanlaşır.
İşte o an,
Onlarca insanın arasından,
Bir melek görmüş.
Gülümseyerek ona yaklaşan.
Gözleri son kez görürken,
Görmüş o gözleri.

Melek;
Bırakmış kendi taburesini,
Karşılık beklemeden benliğini yazmış,
O solgun suratlı çocuğun ayaklarına.

Yeniden nefes almış çocuk.
Yenilgiden zafere dönüşen,
Heyecanın okyanusuna düşen,
Duyguların anasına kavuşmuş çocuk.

O kadar kısaymış ki zaman,
Son kez dokunup uzaklaşmış meleği.
Koşmuş başka ruhlara,
Onların karanlığının içindeki aydınlık olmaya.

Bir taburenin üstünde,
Boğazını kesecek halat ile.
Bir meleği tek kendine arzu etmesinin,
Günah yangını ile beklemiş.
Yalnızlığın soğukluğunda,
Ne olacağını bilmeden,
Beklemiş.

Aynı geçmişimin masalı gibi,
Bekledim altı sene.
Bir şey beklemeden,
Bana tutunacak bir melek.

Onca sene unutamadım,
Başka gönüllere konuşunu.
Onlarda yarattığın mutluluğu.
Bütün kimyamı değiştirdi bu ızdırap.
Yok ettim sevgimin sadeliğini.
Ama nefret mi zannedersin, sana karşı beslediğimi?
Bir meleği tek başına istemenin getirdiği,
Huzursuz bir arzu sadece.

Kurtardın yeniden,
Dikenli tellerle sarılmış bedenimi, bedeninle.

Ödeyebilmek sana karşılığını,
Değersiz bir bedenle
Ve yorgun bir ruhun sevaplarıyla,
İmkânsızdır.

Saplantıya sürüklendiğim aşk oyunları arasından,
Ve anlamsız yaşam savaşından,
Bana tekrar gülümsemen.
Kaldırılamayacak bir yüktür benim için.

Farkında değilsindir belki.
Benim için ne olduğunu.
Bir yağmurun beklentisiz düşmesi gibi yere,
Sende benim için oldun ruhumun suyu.
Fakat bunları gösteremedim sana,
Veremediğim onca karşılık gibi.

Üzgünüm, salkımsöğüdüm,
Kokunu rüzgârıma gömdüğüm.
Saçlarını yeni doğan filizlerde aradığım.
Üzgünüm.

Bütün edebiyat önünde eğilsin,
Aynı benim gibi.
Hiç kimse betimleyemez,
Benim içimdeki seni.
Üzgünüm, en güzel şiirim.
Taç yaprağımın içindeki seni
Gösteremediğim için.

Hiç öpmediğim dudaklarının üstüne,
Beni ben yapan her şeyin üstüne,
Görmemiştim böyle bir güzel.
Geçmişimden gelen bir melek,
Uzatmıştı utangaç bir el.
Beni filizlemek için kendi bedeninde.

Tek diyebileceğim,
Teşekkürler toprağımın çocuğu,
Çocukluğumun geçtiği bahçemin en güzeli,
Tozlu ruhumun en eşsizi.

İsmail Andaç Iltar
24.05.2008 15.10

Dört günde yazdığım tek şiir.

22 Mayıs 2008 Perşembe

Yaz Kokusu


Kalküta'da hastalık ve açlığa rahmen, yıkanırken o anı yaşayıp ve bizden yaşama daha sahiplenen iki kardeş.

Yaz kokusu alıyorsan, benim gibi,
Eğer geçiyorsa içinden Zeus’un okları,
İşte bu eski surat bakıyorsa sana,
Tarihi tekerrür ettiriyoruz o zaman.

Uykuya özlem gözlerle bile;
Yeniden bakışa bilmek seninle,
Nefesinin değişimini izleyebilmek,
Bir filizdir benim ruhumda.
Anlamlı kalır geçmişim,
Çünkü yeni bir ekindim o zaman.

Neyim, ne oldum bilir misin?
Önemi var mı ki bu sürecin,
Nerden nereye geldiğimizin.

Sadece merak;
Geride bırakarak,
Bütün güzelliğiyle Antalya’yı.
Bir ressam edasıyla,
Tozlu ruhumun en eşsizlerinden birini
Yeniden şekillendirmek.
Tutkunu esiri bir merak bu.
Yani sadece merak.

Ağırlaşmış bir gecenin
Serin esintisinde izleyebilmek,
Notalara dönüşmesini her hecenin,
Yıldırımlara boğulmasını iki bedenin.
Ne huzur vericidir çok iyi bilirsin,
Gözlerimizi kızartan damgaların yanında.

Hiçbir şey beklemeden;
Bunca yıllın soğukluğunu önemsemeden,
Karşında çıkartabilmek bütün zırhımı.
Ve önüne koyabilmek bütün yazgımı.
Şaşkınlık verici bir güven.
Sana karşı, sana olan.

Ayrılacaktır yollar yine,
Kamçılanacaktır ruhlarımız belki de.
Bilmem kaç sene sonra,
Görüşmek üzere.
Çocukluğumun geçtiği bahçemin en güzeli,
Tozlu ruhumun en eşsizi.

İsmail Andaç Iltar
19.05.2008 03.48

Bana öyle bir borcun var ki, benim için çok derin,
Benim sana öyle bir borcum var ki, hiçbir zaman ödeyemediğim...


Sofya'da annesini bekleyen bir çocuk. Bize beklemenin ızdarıbını hatırlatır şekilde gözlüyor yolu.

1 Mayıs 2008 Perşembe

Gezegene Ağıt


Kolombiya'da 12 yaşındaki Omayra Sanchez, Nevado del Ruiz Yanardağı'nın faaliyete geçmesiyle oluşan enkazın altında kaldı.60 saat sonra öldü.

Nefret naralara çıkmıyor mu hiç içinizden?
Yürürken bu kalabalıkta
Birbirini umursamayan hiçlik denizinde
Göz bebekleriniz kızarmıyor mu?

Ellisinde bir kadın yatıyor
Mecidiye köy kaldırımlarında
Kimin anası kimin kızı bilinmeden
Bakılmadan üzerinden atlanıyor,
Bu görünmez büyük köyün içinden.

Ağıtlar yakar, yaralar alır insan
Ama birlikte aşılır duvarlar.
Tutunmayı unuttukça yalnızlaşır.
Ve bıraktığınızda koşmayı,
Eşyasız odalara benzer; sessiz ve soğuk.

Yok, oluyor altı milyar can
Cennet elimizdeyken, savuruyoruz etrafa
Kayboluyoruz birbirimizden ayrıldıkça.
Derdimizi içimize gömdükçe,
Çöküyoruz en dip çukura.

Tatminlerimiz kusurlarımız oluyor,
Suskunluğumuz yalnızlığımız.
Cehaletimiz ise kaderimiz sayılıyor.
Her şey elimizdeyken arıyoruz.
Ne olduğunu bilmeden.

Yorgun düşen insanlar selini
Yararken düşünüyor bunca sesi
Kulaklarını deliye çeviren gerçeği
Yılmadan her güne başladığını düşündürüyor.

Aile ile doğar insan ama yalnız ölür derler
Çaba göstermek, ruhunu açmak başkalarına
Birleştirmez mi insanları, aile yapmaz mı?
Dertleri başkalarına vurarak insan,
Kaybeder geleceğini,
Bir insan ne olacak ki diyerek.

Üzülüyorum bu âdemoğluna,
Hayatımda değer verdiğim onca varlığın
Kıymet sayılmaması uğruna.
Sunduğum sevginin,
Bir hiç olduğunu görmek mi?
Acı
Yoksa
Sunduğum sandığım sevginin,
Sadece gizemim olduğunu kabullenmek mi?

Ben sadece gerçekle savaştım,
Genç yaşta olgun davranmakla.

Üzülüyorum bu âdemoğluna ve geleceğime,
Bu yalnız yaşama,
Yalnızlığa,
Aşk denen entrikalar tiyatrosuna,
Arkadaşlık denen boynumdaki halata,
Aileme,
Toprağıma
Ve hayatımda en önem verdiğim;
Çocuklara
Üzülüyorum…

İsmail Andaç Iltar
16.03.2006


Pakistan'daki kampta hayata veda eden bir Afgan mülteci çocuk cenazesi için hazırlanıyor.

29 Nisan 2008 Salı

Yarınsız bir gelecek...



Gölgelerin soğukluğunda bir kalp,
Yalnız sokaklara düşen yağmur gibi,
Sessiz ve beklentisiz düşer yere.

Kemanların gözyaşlarıyla uyurum her gece.
Ve rüyalarımdaki kahramanların ölüşünde,
Bırakırım onları, gökkuşağının uzandığı şelalelere.

Yıldızların arasında ki bir uçurtmada,
Salınırken boşlukta bir martıyla,
Hislerini kıskanırım, bu cansızlıkta.

Kelebek olurum belki bir günlüğüne.
Uçabileceğim her yere, kendi ezgilerimle,
Savaşırım sizinle, yarınsız bir gelecekte.

İsmail Andaç Iltar

14.03.2004 04.22


Şubat 1968. Güney Vietnam Polis Şefi Nguyen Ngoc Loan, Viet Kong'lu olduğundan şüphelendiği genci öldürürken...

28 Nisan 2008 Pazartesi

O kadar yalnızmışız ki;



O kadar yalnızmışız ki;
Yaratılmış bir mezar, dünya.
Öngörülmemiş, bir tek bile rüya.
Sonradan öğrenmişiz,
Ölümü kokluyormuşuz güya.

O kadar yalnızmışız ki;
Dokunamazmış birbirlerine tenler,
Soğurmuş ve tutsak kalırmış.
Aynıymış hep sonlar,
Yalnız biten.

O kadar yalnızmışız ki;
Her uzandığın zaman koca güne.
Batarmış yüreğine hovarda bir diken.
Alıp götürürmüş seni,
Tutunamadığı ruhlarla birlikte, düne.

O kadar yalnızmışız ki;
Gün ısrar ettikçe doğmaya,
İnsan özgürlük diye bağırırmış,
Sesi geleceği sürüklermiş sanki.
Ama her baktığında aynaya,
Bulamazmış,
Yapayalnız iki gözün ışığından başka.

O kadar yalnızmışız ki;
Yalnızlık koyup gidermiş insana,
Yalın bir yağmur gibi.
Yaslanmak istermiş bir yana.
Savaş alanında gibi yaslanmak,
Silah arkadaşına, ölüm yoldaşına.
Ruhun bulanırmış gibi kana.
Yola devam etmek istermiş, yan yana.
Tek istediği;
O koyup gitmeden,
Gitmekmiş sonsuzluğuna.

O kadar yalnızmışız ki;
Bunca gerçeğin tesirine rağmen,
İhtişamla kaybolurmuş insan,
Sadece hedef ve amaç,
Sahiplendiklerinin önünde kalan.
Tek bir yamaç,
Onları birbirinden ayıran
Ve yalnızlığı yaşatan.

Onca nefretle kalmış duygular,
Kurtulmak istenirmiş ya;
İhtişamla, saltanatla,
Gösterişin büyüsü,
Ve elde etmenin tutkusuyla.
Satarmış insan karşılığında,
Bile bile koşarmış yalnızlığa.

İşte o kadar yalnızmışız ki;
Sığdıramamış hiçbir zaman insan;
Bir bedene iki ruh,
Bir yaşama binlerce yaşatılan an.
Sığdıramamış.

İsmail Andaç Iltar
29.04.2008 01.55

24 Nisan 2008 Perşembe

Antalya



Ateşin yakar beni,
Yıldızlarının altında.
İlk aşklarını yaşamıştır bir çocuk bilmeden.

Yıllar yaşlansa da,
Değişmezdir sevgim bu şehre.
Çünkü hep gömdüklerim, onun elinde.

Kokular saklıdır bende,
Bu toprağa ait.
Yaralarımdan damla damla, akandır bu aslında.

Sözlerimle sana bağırarak,
Anlat aşklarımı yalnızca.
Yazdığım her ağıtla ağla,
Gül benimle Antalya, uzaklarda.

Beni sorma bu sokaklar ardında,
Gitmiş olurum ben dökülen yaprakla.
Yaşamak zor ama savaşırım hala
Sen Unutma beni, Antalya.

Dalgalar çarpar sana,
Bu sonsuz güneşin altında.
Yüreğimde aynı atar, ben olmasam da, oralarda.

Saklı bir kenttir içimde,
Çocukluğumun geçtiği.
Sokaklarında oynadığım her oyunla büyüttü beni.

İnanırım ben sadece,
Dönecek bu çocuk toprağına.
Bir portakal ağacı ekin üstüme, huzurumla baş başa…


İsmail Andaç Iltar
13.09.2002 00.44

Bu şiir, benim üniversiteye gitmek için Antalya’dan ayrıldığım zaman yazılmıştır. Daha onyedi yaşımda olmam ve bunları yazmam; gerçekten gariptir. Bundan bir yıl sonra İstanbul’da bir yaz akşamı; Antalya özlemimle, bu şiirin üstüne beste yapıldı ve beni anlat tek şarkı “Antalya” oldu.

23 Nisan 2008 Çarşamba

On iki Aralık ikibinyedi



Saatte kırk beş km,
Gidiyorum.

Yorgun bedenim vuruyor,
Yansıması dikiz aynasına.
Altımda asfalt
Bilmiyorum ne halt yediğimi
Bilmiyorum,
Gidiyorum.

Bir sokaktan geçiyor
Parıltılar gözbebeklerimin altına
Ruhuma doğru akıyor
Anılarıma açılıyor.

Arkadaş, can dediğim
Hayatımdaki güzellikleri sahiplendiğim
Ve sevdiğim zamanlara açılıyor.

Sorular içimi yerken bile
Nefrete yer vermiyor
Nedenleri sormamak ile
Konuşamamak sadece.

Bir çocuğun hayallerine sahip
Gururla taşıyan ve yaşayan
Çünkü hayallerim içinde onlar.
Onların elinde boynuma dolanmış ip,
Ayaklarımın altında geleceğim,
Önümde Parıltılar,
Yok oluyorum onların hayallerinde.

On iki aralık ikibinyedi
Kaybolan ben
‘Unut ve devam et’ dedi
Bir telefon uğruna,
Değersiz bir günü bekleyerek.
Arkadaş, canım dediklerimin uğruna,
Hayatımdaki güzelliklerin uğruna,
Kaybetmek korkusuna,
Kaybedilmek ve unutulmak.

Önümde Parıltılar,
Yok oluyorum onların hayallerinde.
Önümde zaman çok
Ama onlarsız olmuyor
Parıltılar önümde ya
İhtişam önümde
Hayallerim önümde
Ama hepsi yok oluyor.

On iki aralık ikibinyedi,
O gün bir esmer kedi
Başımı çok kötü deldi
Ve yavaşça yedi
Ama bir anda çıkıverdi
Ruhumu sulayan mavi gözlü
Bir esmer kedi
Hayatımda çıkıverdi
Özleyecek bu gözler ve yaşlar
O deli mi deli kediyi
Hiç sormayacak sözler ve dudaklar
Neden mi diye
Neden mi?

Ah o parıltılar!
O parıltılı günler ah!
Hayallerinizde olmayı özleyecek
Yağmurun toprağa,
Doğunun batıya,
İnsanın tanrıya,
Bağı gibi
Acı ile kopacak ‘Hayallerimin Bağları’

Saatte kırk beş km,
Bilmeyerek gidiyorum.
Gözlerim kamaşıyor ama
Güneş doğmuyor
Güneş doğmayacak
Güneş,
O gün son kez doğdu…

İsmail Andaç Iltar
10.04.2008 01.55

Hadi Len!



Hande mi yener?
Funda mı arar?
Hayır! Seray sever.
Bu üçüne önce Nejat işler sonra Ahmet çakar.
Bu geyik Celal'i bayar,
Bu geyiğe dayanamayan Ferhat göçer.
Yıllar sonra bunlar tarih olur,
O tarihide Gönül yazar,
Mehmet okur.
Bu mesajı on kişiye gönderirsen dileklerin kabul olur.
Bunada anca Kadir inanır.

Shakespeare - Bir Yaz Gecesi Rüyası 2.Perde, 1.Sahne



Demetrius;

Seni sevmiyorum, peşimi bırak artık.
Lysander’la güzel Hermia nerede?
Birini öldürmek istiyorum; ötekiyse öldürecek beni.
Bu ormana kaçtılar demiştin; işte ben ormandayım,
Ama aklım bende değil; Hermia’ma kavuşamadım çünkü.
Haydi, git yanımdan, gelme artık peşimden.

Helena;

Mıkbatıs gibi çekiyorsun beni – yüreği kaskatı bir mıknatıs.
Ama çektiğini demir sanma; has çeliktir yüreğim.
Sen çekme gücünü bırak, benim de kalmasın ardından gelme gücüm.

Demetrius;

Seni ayartıyor muyum? Tatlı sözler mi söylüyorum sana?
Seni sevmiyorum, sevemem demiyor muyum her zaman?

Helena;

Bunları duyarken bile ağzından, sevgim artıyor.
Senin sadık köpeğin oldum artık.
Beni dövsen de, sana sürtünmekten vazgeçmem.
Köpeğine ne yaparsan, bana da onu yap:
İt beni, tekmele, yanında yok say, bırak git,
Ama, sana layık değilsem de, izin ver peşinden geleyim.
Hiç değilse köpeğini sevdiğin gibi seversen beni,
Sevgilerin en yücesini bulmuş sayarım kendimi.

Demetrius;

Yeter artık, nefretimi daha fazla zorlama;
Neredeyse hasta oluyorum seni gördükçe.

Helena;

Bense seni görmediğim zaman hastayım.

Demetrius;

Bence bu davranışın pek yakışık almıyor.
Senin gibi bir kız başını alır buralara gelir,
Onu sevmeyen birine teslim eder mi kendini?
Gece karanlığında, böyle ıssız bir yerde,
Ya bana saldırırsa diye düşünmez mi?

Helena;

Kişiliğin yeterli güvence bana.
Yüzünü gördüğüm sürece gece gündüz benim için;
O halde henüz karanlık basmış değil.
Bu ormana gelince; dünyalar burada sanki,
Benim gözümde dünya sensin ve sen buradasın çünkü.
İşte karşımda duruyor, bana bakıyor ya dünya,
Kim demiş burası ıssız, ben de yalnızım diye?

Demetrius;

En iyisi kaçıp gitme buradan, bir yere gizlenmeli,
Seni de vahşi hayvanların insafına bırakmalı.

Helena;

En vahşisinin bile yüreği seninkinden yufkadır.
Haydi, nereye istersen kaç; varsın masal değişsin;
Apolla kaçıyor, Daphne peşine düşüyor olsun;*
Kumru kartalı kovalasın; ürkek karaca var hızıyla
Kaplanın ardından kovalasın; - neye yarar,
Kovalayan korkak, kaçan yürekliyse eğer?

William Shakespeare
Amaç, sevgi uğruna ölmek değil, uğrunda ölünecek sevgi bulmaktır.

*Nehir tanrısı güzel kız Daphne, Güneş tanrısı Apollo’dan kaçarken, onun elinden kurtulabilmek için bir defne ağacına dönüşmüş.

19 Nisan 2008 Cumartesi

Saat 9



Her sabah güneşini arıyorsun
Gülerek izliyor seni tanrı
Yüreğin bir yaprak gibi sarı.
Hayallerinden düşüyor,
Düşüyor kuyusuna
Derinden sesler fısıldıyor sana
Elini ver,
Elini ver.
Hayatını yeniden güneşe ser.


Yüzünü yıkamadan,
Bir suçlu gibi
Ne olursa sebebi
Utanıyorsun saat dokuzda
Yaşamak suçunu işlediğini
Birlikte onca domuzla.

On yerinden çarpık
İki bin model Toyatanla
Sallana,
Sallana.
Geliyorum cezam sana.
Kafamda bir sarık
Örtmüşüm tüm günah saydıklarımı
Anlasana,
Anlasana.

Neruda'nın dediği gibi
Ölüyorum yavaş yavaş.
Iraktaki gibi değil burada savaş
Ölüyorum yavaş yavaş.

Saat dokuzda;
Görmek için gözleri,
Bu yoksullukta.
Duymak için sözleri,
Bu solukta.
Son için yalvararak
Dizlerimin üstünde.
Dizelerimin üstüne.
Uzanarak...

İsmail Andaç Iltar
27.03.2008 00.34

18 Nisan 2008 Cuma

Tülay'a

Ama ne güldük?
Hani derler ya
Gülmekten öldük
İşte öyleydi o günler.
Yaşandı derya derya,
Hep seninle birlikte
Aynı yürekte
Yaşadı o günler.

Sen benim üst komşum,
Ben senin sarhoşunum.

Senin camında taş
Benim gönlümde yaş
Eksik olmadı hiç.
Ne yaz ne kış?
Sende hayaller
Hayallerin içinde erler
Eksik olmadı hiç.

Hatırlar mısın, sen ve ben?
Tabi ki senin içindeki şizofren.
Dik yokuşlardan kaydık.
Yoktu naylonda fren
Çarptık ve seninle ayıldık.
Tabi ki o günler hepimiz birer aydık, ay.

Hatırlar mısın, sen ve ben?
Tabi ki senin içindeki şizofren.
Taşıdık seni kaydığımız yokuştan.
Sen baygın, biz bitkinken
Çıkıverdi bir uçtan.
Aygır gibi bir adam.
Hatırlar mısın, sen ve ben?
Bir de aygır adam.

Özeldi
Güzeldi, zaman.

Aman,
Gözleriylen yemesinler seni
Çünkü bulamayız yenisini.
Aman deyeyim, aman.
Özletmesinler seni bana
Çünkü olurum o zaman
Atılmış koyun gibi yabana.
Aman deyeyim, aman.
Aman.

İsmail Andaç Iltar
19.04.2008 01.55

15 Nisan 2008 Salı

Çocuktuk



Çocuktuk
Tanıştık, hatırlamadığımız bir gün
Bulutlu ve soğuk
İlkbahardı, ilk bahar…

Çocuktuk
Ki adam mı olduk?
Seneler hüsranlarla boğuldu
Dalgaların üstüne uzandığım zamanlar
Hayat nefesi aldırdı
En güzel anlar.

Çocuktuk
Büyüdükçe küçüldük
Yaralarla sarıldık
Rüzgâr bedenimi,
Geçmişimin geleceğimi sarması gibi

Çocuktuk
Ayrıldık, hatırlamadığımız bir gün
Yollar ayrıldı
Zaman unutturarak değişti
Ama ben çocuk kaldım
Onca hüsran rağmen
Ya sen?

İsmail Andaç Iltar
13.04.2008 13.19

Bir milyon



Bir milyon burada
Işığa yürüyoruz,
Aydınlık bahçelere doğru.

Öyle hızlı çarpıyor ki yüreğimiz,
Gökyüzü yaran gürültüye benziyor
Ve öyle hızlı esiyoruz ki bu gelincik tarlasında
Önümüzdeki duvarlar eriyor ayaklarımız altında.

Şerefi ceplerinde unutanlara
Hatırlatıyoruz bu meydanda
Biz ataların çocukları
Göğsü dik duruyoruz önlerinde
Ve çarpıyoruz ayazımızı yüzlerine

Bir milyon burada
Tek ve yüce bir yıldız gibi yükseliyor göğe.
Nazım’ın memleketi burada.
Yabancı toprakta yatsa da
Hissediyor kemikleri halkının çığlıyla.

Ruhu ak gençler
Akıyor çağlayanlarda
Ve onlarda milyonlarda.

Yedi tepe titriyor taze adımlarının altında
Ve öyle sesleniyorlar ki dünyaya
Gururluca selam veriyorlar
Biz özgür pınarlara.

Eşkıya’nın elinden alıp silahı,
Kendisiyle birlikte gömüyoruz.
Sattığı kutsal toprağın altına.
Lakin layık değildir oraya
Çünkü biz atalarının çocuklarının
Milyonları var orada.

Bir milyon
Saymaya yetmez,
Rakam gerekmez.

Sesimiz özgürlüğümüzün kanatları,
Uzanmışız anavatana.
Ve sonra dünya olmuşuz,
Uzanmışız bilmediğimiz diyarlara.
Sonsuza dek parıldamak adına.

Bir milyon var orada.
Irk, din, kimlik demeden.
Halkın gücü var.

İsmail Andaç Iltar
30.04.2007 02.40

Ne yazarız be!



Ne yaşadım ki;
Anlatayım bu dönüm noktasını?
Ne gördüm ki;
Korkayım geleceğimden?
Ne duydum ki;
Sağır olayım bu sesden?
Ne kokladım ki;
Zehir deyeyim bu gelenden?

Ne yaşadım,
Ne gördüm,
Ne duydum,
Ne kokladım,
Hissettim sadece.

Ruhumun son telleri koptu,
Çalmaz oldu.
Sokaklarım suskun oldu,
Yitik oldum.

Aradım nedeni, bende mi diye?
Bulamadım kendimde.
Nefreti araç sayan,
Şerefi es geçen,
Onuru görmeyen;
Güç tutkunu insanlarda
Buldum nedenlerimi
Ve yok olan nefesimi.

Sahip olmak ya da olmamaksa,
Onlar için tek unsur.
Yol açmamak ya da kapamak,
Bizim için asıl kusur.

Biz ödünç verdiysek bunları,
Sahip olmak için değil!
Yaşatmak için kullanın.
Kullanacaksanız bir sefil şeklinde,
Geri verin, istemeden aldıklarınıza.

Gelecek sizin çürümüş ellerinizde
Utançla yazılacaksa eğer.
Yaşamamışlıkla;
Aynı hatalardan geçsek bile.
Görmemişlikle;
Yarın bize daha uzak iken.
Duymamışlıkla;
Birbirimizi dinlemezken.
Ve koklamamışlıkla;
Güzel olan her şeyi ezerken.

Biz hissederek yazarız.
Sadece bir umut ver.
Yolumuz olsun artık!.

İsmail Andaç Iltar
29.04.2007 02.07

14 Nisan 2008 Pazartesi

Andaç & Oğuz Kardeşler - Umut

Ne zaman karanlıklar çökse kopkoyu
Acılar gelse üstüme üstüme
Biri bir bıçak saplasa göğsüme
Gömülsem bataklıklara dizboyu

Ne zaman duysam sesini ölümün
Ölmüşlerim beni çağırsa: "Gel gel!"
Yok olmak yalnızlıktan daha güzel
Ne Farkeder ki! Ha yarın,ha bugün.

O zaman bir ses çınlar kulağımda
Beni mutlu eden ses son çağımda
"Dur gitme" der, "Dur bekle geliyorum"

Evet! Bir gün gelecek biliyorum
Seven, özleyen ellerle gelecek
Ve alev alev, güllerle gelecek

Ümit Yaşar Oğuzcan (Şiir Denizi 2, pg 478)

KLİBİ BURADAN İZLEYEBİLİRSİNİZ...

http://video.google.com/videoplay?docid=6327176506407229368

http://www.youtube.com/watch?v=vnbEQ4XA30Y

Gözde


Sen bir şairsin bilmesende;
Mısralarında yer kapmak ister herkes
Hissetmeden yüzerken gönül denizinde
Yorgun düşer şiir olursun.
Çok uzaklardan gelen bir ses
Kalemine konar ve ben olurum.

Sen bir abidesin bilmesende;
Hiç bir ressam kalem tutamaz
Okyanus gözlerinin önünde
ve kalpler sana tutkusuz duramaz
istesende, istemesende.

Sen bir yağmursun İstanbul'da;
Yere düşerken damlaların,
Bereketi olursun bu diyarın
ve toprakta biz oluruz
seninle yoğruluruz, bu yanlızlıkta.

Sen bir ilaçsın, anlamasanda;
Uyuşturursun derinden yavaş yavaş.
Sırt üstü uçan bir kuş gibi oluruz
ve ellerinde oluruz ayyaş.
Bazen de hasta bedenlere şifa olursun.
Bir gülüşünle sadece, bilmesende.

Sen bir taçsın, görmesende;
Gücün simgesini ellinde tutarsın
ve bilmessin ne işe yarayacağını.
Bazen unutursun kafandakini
Belirsizliğin karanlığına düşersin.

Sen bir gösterisin gönüllerde;
Festival gibi coşkuyla geçer
Her dakika seninle.
Sonra oturup düşünürüz
Daha ne kadar eğlenebiliriz diye?

Sen bir boğazsın bilmesende;
Ayırırsın bazen yürekleri
Anadolu ve Avrupa gibi
ve birleştirirsin bazen
sen ve ben gibi.

Sen bir dünyasın gözlerde;
Çevreni kendine benzetmenle.
Ana bağı gibi gelirsin,
Şefkatli ve cömert
Senin yanında olan
Sana bağlı yüreklere.

Sen niye bilmezsin bu diyarların hâkimi olduğuna?
Boş yalan mı gelir acaba bunlar.
Gerçeğin kazıdığı acı damgalarla
Kaçarsın gülüşlerin meleği
Biz sahip ruhlarla birlikte,
Kaçarsın sahip olduklarından.

İstanbul'umun anlamı,
Bak derinlere bilmediğin her şeye
Yaşamlara bak, değiştirdiklerine.

Bulacaksın bu umutsuzluğun içinde olsan bile
Yıldırım gibi çakacaksın; sonra yağmur,
Kelimeler doğacak ruhundan; sonra şiir,
Gözlerin parlayacak sonsuzlukta; sonra sevinç,
ve gururla yükselecek;
sonra Dünya olacaksın...

Binicik Kardeşine!
25.04.2007 13.16

Yangın

Günlük tutamadım her günün ardından
Korkup yanına gidemediğim onca kadını
Yazamadım, olmadı…
Bedenimin halatlarını alıp fırlatamadım
Kuramadım o sonsuz bağı
Yalnızlığın sessiz ağı
Aldı beni kendine

Bir şeyler yazacak olsam
Eski dostları görür gibi olur
Korkarım neden bilmeden
Sanki son dakikam
Ya da yeni bir yaşam
Korkarım neden bilmeden
Kaybettiklerimi göstermekten
Ne olduğumu bilmeden

Bulamazlar başka bir şey karşılarında
Seksen kilo etten
Yapılmış bir beden
Ve bir de üç kuruşluk ceketten,
Başka bir şey karşılarında
Bulamazlar…

Verilmiş cezam,
Bilmem hangi yasadan
Bana yaratılan bu zindan
Özgürlüğümü almamış sadece
Ecele kadar çekeceğim yük
Bindirilmiş üstüme
Bilmem kaç tondan

Karşınızda duramam
Keşke olsa hayat basit
Yazı tura
Beyaz siyah gibi
Hayır değil!

Yüreğimi yakan bir çeşit asit
Nefret ve kan
Ölüm gibi
Ölüm…

Acıtır
Öyle acıtır ki
Ruhumu sonsuz bir yangın gibi
Zalimce ısıtır
Ruhum değişir
Unuttuğunuz o güler çocuk
Olur, binlerce şiir
Duramaz karşınızda
Duramaz…
31.01.2008 01.28