
Kaç sene oldu, bilmiyorum.
Saplantıya dönüştürdüğüm sevgiyi.
Benim için var olmayanı.
Öyle bir tutku ki karşılanamaz,
Hastalık gibi içimi kemiren
Beni bitkin bırakıp giden
Sebebi olan bu mücevhere
Fedakârlık olgusuna bağlanıp
Yaldızlı yoluna duramadım bir kere
Sevmedim de.
Öyle bir zincir ki bu
Zindanlarımın karanlığı içinde
Beni benden yoksun bırakan.
Onun için yaratılmış yaşam,
Benim için hayallerimin ufuklarından
Çok uzağa ulaşan,
İmkânsızlığa.
Böyle bir vurgunla bile,
Döndüm toprağıma, evime,
Beş senelik geçmişimle.
Onca ihtişamı geride bırakıp
Köle gibi başlamıştım yaşama.
Onca karanlık günümün ardından
Güneş göstermemişti kendisini ama.
Karanlık derinleşmeye başlayıp
Aldı beni kendi içine.
Kaybettiklerim yetmedi,
Sonsuz sandığım sevgim,
Çocukluğumu verdiğim işim,
Dostum, arkadaşlarım dediklerim,
Hepsi ellerimden kayarken
Ben hala saplantılarımla savaşıyordum.
Nasıl bir duvardır ki içine gizlendiğim?
Hüznümü ve yalnızlığımı
Sadece gözlerim belli ediyordu
Artık ışıldamayan gözlerim.
Bir an gelmişti ki,
Almaya kalktılar özgürlüğümü.
Suçum neydi bilmeden.
Kimse bilmeden;
Haykırışlarımın arasından,
Gecenin soğuk bir yarısında,
Babamın bıraktığı: Barretta 9mm.
Son gücümü ve duamı bırakmıştım,
Bir tetik ile kurşunun üzerine.
Kimse bilmeden.
Ne acıdır!
Geçmişten bugüne süzülmek,
Namlunun ucunu gözyaşlarınla yıkayabilmek,
İlk başta yenilgiyi kabullenmek,
Çok acıdır.
Süzülürken o kısa yolculukta,
Kaderime tutunanları gördüm yeniden.
Ortaokul sıralarında beni alıp,
Arkasından sürükleyen.
Mahallemin çocuğuna, yoldaşıma.
Beni İstanbul’la kanat açtıran,
Bir ağacın içinde yaşayan aynı ruh olduğum kardeşime.
Ve küçük bir kıza,
İstanbul’umun anlamı dediğime.
Mutluydum,
Hepsine borcumu ödemiştim.
Teker teker hepsine.
Kızarmış gözlerimin arkasında,
Mozart’ın Requiem’i geliyordu kulağıma…
Meleğim nerdesin?
Al beni bu zalim bedenden.
İzin ver de özgürce essin,
Beydağlarından, tanımadığı ovalara!
Öyle bir an vardır ki;
Ölümle yaşam arasında,
Zaman durağanlaşır.
İşte o an da,
Bir melek belirdi ki korneamda.
Beni ben yapan her şeyin üzerine,
Görmemiştim böyle bir güzel.
Çocukluğumdan gelmeydi.
Unutmuş olabileceğim yerden.
Bir utançtır ki onu unutmak.
Zindanlarımda çürümek yetmez,
Söndürebilmek için bunu.
Hiçbir şey veremeden,
Bana verdiği şeyler.
O kısa zamanda alıp beni,
Yıldızların var olduğunu gösteren.
Mükemmelliğiyle,
Kusurlarımı örten.
Karanlığımın karşılıksız ışığı.
Beni nasıl kurtarmıştı?
Kaybolmuşluğa giden yoldan
On altı yaşımın ilkbaharında.
Nasıl da dokunmuştu tenime?
Doğanın bir mucizesiydi sanki.
Bir şey beklemeden,
Niye verdi?
Sonsuz nefesini nefesime.
Aynı o gün gibi;
Sanal dünyamın penceresine,
Yazdığı on kelime.
Çıkardı beni girdabımdan.
Vücudumdaki kirlenmiş kan,
Temizlendi gözlerinin sadeliğinde.
Hele onunla konuşmak,
Martılarla birlikte uçmaya benzer.
Onun dudaklarındaki her titreşim,
Yüreğimin duvarlarını ezer.
Ve her kapımım meleğime açılır.
Ona baktıkça,
Bakabildikçe;
Yazgım bir senaryoya dönüşür.
Ölüm fermanı verilmiş bir yolcunun hayatına.
Öyle bir ölüm ki;
Maskeler içine saklanan insanların arasından,
Ki hepsi hatıralarının oyuncularıdır,
Geçerken önlerinden.
Yavaşça da rüzgâr estirmiş yaratan,
Saçlarını okşayan bir rüzgâr.
Çıkarken o taburenin üstüne,
Boynunu kesecek halat ile.
Ne kadar uzun süreceğini düşünmüş, ölümün.
Ayakları sallanırken boşlukta,
Soluksuzluğunda hıçkıramamak,
Dağlıyormuş bedenini.
Öyle bir an vardır ki;
Ölümle yaşam arasında,
Zaman durağanlaşır.
İşte o an,
Onlarca insanın arasından,
Bir melek görmüş.
Gülümseyerek ona yaklaşan.
Gözleri son kez görürken,
Görmüş o gözleri.
Melek;
Bırakmış kendi taburesini,
Karşılık beklemeden benliğini yazmış,
O solgun suratlı çocuğun ayaklarına.
Yeniden nefes almış çocuk.
Yenilgiden zafere dönüşen,
Heyecanın okyanusuna düşen,
Duyguların anasına kavuşmuş çocuk.
O kadar kısaymış ki zaman,
Son kez dokunup uzaklaşmış meleği.
Koşmuş başka ruhlara,
Onların karanlığının içindeki aydınlık olmaya.
Bir taburenin üstünde,
Boğazını kesecek halat ile.
Bir meleği tek kendine arzu etmesinin,
Günah yangını ile beklemiş.
Yalnızlığın soğukluğunda,
Ne olacağını bilmeden,
Beklemiş.
Aynı geçmişimin masalı gibi,
Bekledim altı sene.
Bir şey beklemeden,
Bana tutunacak bir melek.
Onca sene unutamadım,
Başka gönüllere konuşunu.
Onlarda yarattığın mutluluğu.
Bütün kimyamı değiştirdi bu ızdırap.
Yok ettim sevgimin sadeliğini.
Ama nefret mi zannedersin, sana karşı beslediğimi?
Bir meleği tek başına istemenin getirdiği,
Huzursuz bir arzu sadece.
Kurtardın yeniden,
Dikenli tellerle sarılmış bedenimi, bedeninle.
Ödeyebilmek sana karşılığını,
Değersiz bir bedenle
Ve yorgun bir ruhun sevaplarıyla,
İmkânsızdır.
Saplantıya sürüklendiğim aşk oyunları arasından,
Ve anlamsız yaşam savaşından,
Bana tekrar gülümsemen.
Kaldırılamayacak bir yüktür benim için.
Farkında değilsindir belki.
Benim için ne olduğunu.
Bir yağmurun beklentisiz düşmesi gibi yere,
Sende benim için oldun ruhumun suyu.
Fakat bunları gösteremedim sana,
Veremediğim onca karşılık gibi.
Üzgünüm, salkımsöğüdüm,
Kokunu rüzgârıma gömdüğüm.
Saçlarını yeni doğan filizlerde aradığım.
Üzgünüm.
Bütün edebiyat önünde eğilsin,
Aynı benim gibi.
Hiç kimse betimleyemez,
Benim içimdeki seni.
Üzgünüm, en güzel şiirim.
Taç yaprağımın içindeki seni
Gösteremediğim için.
Hiç öpmediğim dudaklarının üstüne,
Beni ben yapan her şeyin üstüne,
Görmemiştim böyle bir güzel.
Geçmişimden gelen bir melek,
Uzatmıştı utangaç bir el.
Beni filizlemek için kendi bedeninde.
Tek diyebileceğim,
Teşekkürler toprağımın çocuğu,
Çocukluğumun geçtiği bahçemin en güzeli,
Tozlu ruhumun en eşsizi.
İsmail Andaç Iltar
24.05.2008 15.10
Dört günde yazdığım tek şiir.
1 yorum:
"Namlunun ucunu gözyaşlarınla yıkayabilmek" gibi;
"Bir meleği tek başına istemenin getirdiği, huzursuz bir arzu" gibi;
"Bir yağmurun yere beklentisiz düşmesi" gibi
acı, hüzün, huzur, huzursuzluk ama en önemlisi sevgi damlamış kaleminden; yüreğin damlamış tüm samimiyetinle... Seni sen yapan yürekli yüreğin damlamış...
"Çocukluğumdan gelmeydi" bu yürek,
"Unutmuş olabileceğim yerden",
ama unutulmazdı, unutulmadı...
Yürekli kalemine sağlık, yürekli yüreğine sağlık...
Yorum Gönder