31 Mayıs 2008 Cumartesi

Bekle...



I.

Beklerim,
Zamanın önemi olmadan.
Şafağı bekleyen bir erim,
Şafağım da sensin.
Ama;
Neden uzak durursun benden
Kamçılanarak taşıyorum,
O tanrılara layık güzelliğini zaten.

Lütfen;
İzin ver de karışayım kokuna.
Yaşayayım her santiminde.
Bedenimin de yangını sönsün,
Ya da ikimiz yakalım.
Ne fark eder?
Arzularım sendeyken
ve sen üzerindeyken göğün,
Ne fark eder ki?
Bu yorgun ruhun haykırışı.

Sen benim;
Toprağım,
Yağmurum,
Ve İbadetim oldun.
Niye beklemeyeyim ki seni?
Elindeyken yaşama sevincim.
Ben umutlarımı koymuşken,
Tutamadığım ellerine.
Nereye kaçabilirim ki?
Söylesene meleğim.
Söylesene...

İsmail Andaç Iltar
01.06.2008 02.06

II.

Biraz varsa damarlarımda alkol
Yavaşça uzanırmış gibi gelir,
Güvenip tutunacağım bir kol.

Sarılırım ona,
Hiç yapmadığım cesaretle,
Sarılırım.

Ve hiç hissetmediğim hasretle,
Beklerim.
Tutuşarak,
Kırmızı iki yanak,
Ve yorgun bir bedenle,
Yanına uzanmayı beklerim...

İsmail Andaç Iltar
29.05.2008 00.45

24 Mayıs 2008 Cumartesi

Loreena McKennitt - Snow



White are the far-off plains,
And white the fading forests grow;
The wind dies out amongst the tides
And denser still the snow,
A gathering weight on roof and tree
Falls down scarce audibly.

The meadows and far-sheeted streams
Lie still without a sound;
Like some soft minister of dreams
The snowfall hoods me around;
In wood and water, earth and air,
A silence is everywhere.

Save when at lonely spells
Some farmer's sleigh is urged on,
With rustling runner and sharp bells,
Swings by me and is gone;
Or from the empty waste I hear
A sound remote and clear;

The barking of a dog,
To cattle, is sharply pued,
Borne, echoing from some wayside stall
Or barnyard far afield;
Then all is silent and the snow
Falls settling soft and slow

The evening deepens and the grey
Folds closer Earth to sky
The world seems shrouded, so far away.
Its noises sleep, and I
As secret as yon buried stream
Plod dumbly on and dream.

And dream
And dream
I dream
And I dream…

Kaderimin Meleği



Kaç sene oldu, bilmiyorum.
Saplantıya dönüştürdüğüm sevgiyi.
Benim için var olmayanı.

Öyle bir tutku ki karşılanamaz,
Hastalık gibi içimi kemiren
Beni bitkin bırakıp giden
Sebebi olan bu mücevhere
Fedakârlık olgusuna bağlanıp
Yaldızlı yoluna duramadım bir kere
Sevmedim de.

Öyle bir zincir ki bu
Zindanlarımın karanlığı içinde
Beni benden yoksun bırakan.
Onun için yaratılmış yaşam,
Benim için hayallerimin ufuklarından
Çok uzağa ulaşan,
İmkânsızlığa.

Böyle bir vurgunla bile,
Döndüm toprağıma, evime,
Beş senelik geçmişimle.

Onca ihtişamı geride bırakıp
Köle gibi başlamıştım yaşama.
Onca karanlık günümün ardından
Güneş göstermemişti kendisini ama.

Karanlık derinleşmeye başlayıp
Aldı beni kendi içine.
Kaybettiklerim yetmedi,
Sonsuz sandığım sevgim,
Çocukluğumu verdiğim işim,
Dostum, arkadaşlarım dediklerim,
Hepsi ellerimden kayarken
Ben hala saplantılarımla savaşıyordum.

Nasıl bir duvardır ki içine gizlendiğim?
Hüznümü ve yalnızlığımı
Sadece gözlerim belli ediyordu
Artık ışıldamayan gözlerim.

Bir an gelmişti ki,
Almaya kalktılar özgürlüğümü.
Suçum neydi bilmeden.

Kimse bilmeden;
Haykırışlarımın arasından,
Gecenin soğuk bir yarısında,
Babamın bıraktığı: Barretta 9mm.
Son gücümü ve duamı bırakmıştım,
Bir tetik ile kurşunun üzerine.
Kimse bilmeden.

Ne acıdır!
Geçmişten bugüne süzülmek,
Namlunun ucunu gözyaşlarınla yıkayabilmek,
İlk başta yenilgiyi kabullenmek,
Çok acıdır.

Süzülürken o kısa yolculukta,
Kaderime tutunanları gördüm yeniden.
Ortaokul sıralarında beni alıp,
Arkasından sürükleyen.
Mahallemin çocuğuna, yoldaşıma.
Beni İstanbul’la kanat açtıran,
Bir ağacın içinde yaşayan aynı ruh olduğum kardeşime.
Ve küçük bir kıza,
İstanbul’umun anlamı dediğime.
Mutluydum,
Hepsine borcumu ödemiştim.
Teker teker hepsine.

Kızarmış gözlerimin arkasında,
Mozart’ın Requiem’i geliyordu kulağıma…

Meleğim nerdesin?
Al beni bu zalim bedenden.
İzin ver de özgürce essin,
Beydağlarından, tanımadığı ovalara!

Öyle bir an vardır ki;
Ölümle yaşam arasında,
Zaman durağanlaşır.
İşte o an da,
Bir melek belirdi ki korneamda.
Beni ben yapan her şeyin üzerine,
Görmemiştim böyle bir güzel.

Çocukluğumdan gelmeydi.
Unutmuş olabileceğim yerden.
Bir utançtır ki onu unutmak.
Zindanlarımda çürümek yetmez,
Söndürebilmek için bunu.

Hiçbir şey veremeden,
Bana verdiği şeyler.
O kısa zamanda alıp beni,
Yıldızların var olduğunu gösteren.
Mükemmelliğiyle,
Kusurlarımı örten.
Karanlığımın karşılıksız ışığı.

Beni nasıl kurtarmıştı?
Kaybolmuşluğa giden yoldan
On altı yaşımın ilkbaharında.
Nasıl da dokunmuştu tenime?
Doğanın bir mucizesiydi sanki.
Bir şey beklemeden,
Niye verdi?
Sonsuz nefesini nefesime.

Aynı o gün gibi;
Sanal dünyamın penceresine,
Yazdığı on kelime.
Çıkardı beni girdabımdan.
Vücudumdaki kirlenmiş kan,
Temizlendi gözlerinin sadeliğinde.

Hele onunla konuşmak,
Martılarla birlikte uçmaya benzer.
Onun dudaklarındaki her titreşim,
Yüreğimin duvarlarını ezer.
Ve her kapımım meleğime açılır.

Ona baktıkça,
Bakabildikçe;
Yazgım bir senaryoya dönüşür.
Ölüm fermanı verilmiş bir yolcunun hayatına.

Öyle bir ölüm ki;
Maskeler içine saklanan insanların arasından,
Ki hepsi hatıralarının oyuncularıdır,
Geçerken önlerinden.
Yavaşça da rüzgâr estirmiş yaratan,
Saçlarını okşayan bir rüzgâr.
Çıkarken o taburenin üstüne,
Boynunu kesecek halat ile.
Ne kadar uzun süreceğini düşünmüş, ölümün.

Ayakları sallanırken boşlukta,
Soluksuzluğunda hıçkıramamak,
Dağlıyormuş bedenini.

Öyle bir an vardır ki;
Ölümle yaşam arasında,
Zaman durağanlaşır.
İşte o an,
Onlarca insanın arasından,
Bir melek görmüş.
Gülümseyerek ona yaklaşan.
Gözleri son kez görürken,
Görmüş o gözleri.

Melek;
Bırakmış kendi taburesini,
Karşılık beklemeden benliğini yazmış,
O solgun suratlı çocuğun ayaklarına.

Yeniden nefes almış çocuk.
Yenilgiden zafere dönüşen,
Heyecanın okyanusuna düşen,
Duyguların anasına kavuşmuş çocuk.

O kadar kısaymış ki zaman,
Son kez dokunup uzaklaşmış meleği.
Koşmuş başka ruhlara,
Onların karanlığının içindeki aydınlık olmaya.

Bir taburenin üstünde,
Boğazını kesecek halat ile.
Bir meleği tek kendine arzu etmesinin,
Günah yangını ile beklemiş.
Yalnızlığın soğukluğunda,
Ne olacağını bilmeden,
Beklemiş.

Aynı geçmişimin masalı gibi,
Bekledim altı sene.
Bir şey beklemeden,
Bana tutunacak bir melek.

Onca sene unutamadım,
Başka gönüllere konuşunu.
Onlarda yarattığın mutluluğu.
Bütün kimyamı değiştirdi bu ızdırap.
Yok ettim sevgimin sadeliğini.
Ama nefret mi zannedersin, sana karşı beslediğimi?
Bir meleği tek başına istemenin getirdiği,
Huzursuz bir arzu sadece.

Kurtardın yeniden,
Dikenli tellerle sarılmış bedenimi, bedeninle.

Ödeyebilmek sana karşılığını,
Değersiz bir bedenle
Ve yorgun bir ruhun sevaplarıyla,
İmkânsızdır.

Saplantıya sürüklendiğim aşk oyunları arasından,
Ve anlamsız yaşam savaşından,
Bana tekrar gülümsemen.
Kaldırılamayacak bir yüktür benim için.

Farkında değilsindir belki.
Benim için ne olduğunu.
Bir yağmurun beklentisiz düşmesi gibi yere,
Sende benim için oldun ruhumun suyu.
Fakat bunları gösteremedim sana,
Veremediğim onca karşılık gibi.

Üzgünüm, salkımsöğüdüm,
Kokunu rüzgârıma gömdüğüm.
Saçlarını yeni doğan filizlerde aradığım.
Üzgünüm.

Bütün edebiyat önünde eğilsin,
Aynı benim gibi.
Hiç kimse betimleyemez,
Benim içimdeki seni.
Üzgünüm, en güzel şiirim.
Taç yaprağımın içindeki seni
Gösteremediğim için.

Hiç öpmediğim dudaklarının üstüne,
Beni ben yapan her şeyin üstüne,
Görmemiştim böyle bir güzel.
Geçmişimden gelen bir melek,
Uzatmıştı utangaç bir el.
Beni filizlemek için kendi bedeninde.

Tek diyebileceğim,
Teşekkürler toprağımın çocuğu,
Çocukluğumun geçtiği bahçemin en güzeli,
Tozlu ruhumun en eşsizi.

İsmail Andaç Iltar
24.05.2008 15.10

Dört günde yazdığım tek şiir.

22 Mayıs 2008 Perşembe

Yaz Kokusu


Kalküta'da hastalık ve açlığa rahmen, yıkanırken o anı yaşayıp ve bizden yaşama daha sahiplenen iki kardeş.

Yaz kokusu alıyorsan, benim gibi,
Eğer geçiyorsa içinden Zeus’un okları,
İşte bu eski surat bakıyorsa sana,
Tarihi tekerrür ettiriyoruz o zaman.

Uykuya özlem gözlerle bile;
Yeniden bakışa bilmek seninle,
Nefesinin değişimini izleyebilmek,
Bir filizdir benim ruhumda.
Anlamlı kalır geçmişim,
Çünkü yeni bir ekindim o zaman.

Neyim, ne oldum bilir misin?
Önemi var mı ki bu sürecin,
Nerden nereye geldiğimizin.

Sadece merak;
Geride bırakarak,
Bütün güzelliğiyle Antalya’yı.
Bir ressam edasıyla,
Tozlu ruhumun en eşsizlerinden birini
Yeniden şekillendirmek.
Tutkunu esiri bir merak bu.
Yani sadece merak.

Ağırlaşmış bir gecenin
Serin esintisinde izleyebilmek,
Notalara dönüşmesini her hecenin,
Yıldırımlara boğulmasını iki bedenin.
Ne huzur vericidir çok iyi bilirsin,
Gözlerimizi kızartan damgaların yanında.

Hiçbir şey beklemeden;
Bunca yıllın soğukluğunu önemsemeden,
Karşında çıkartabilmek bütün zırhımı.
Ve önüne koyabilmek bütün yazgımı.
Şaşkınlık verici bir güven.
Sana karşı, sana olan.

Ayrılacaktır yollar yine,
Kamçılanacaktır ruhlarımız belki de.
Bilmem kaç sene sonra,
Görüşmek üzere.
Çocukluğumun geçtiği bahçemin en güzeli,
Tozlu ruhumun en eşsizi.

İsmail Andaç Iltar
19.05.2008 03.48

Bana öyle bir borcun var ki, benim için çok derin,
Benim sana öyle bir borcum var ki, hiçbir zaman ödeyemediğim...


Sofya'da annesini bekleyen bir çocuk. Bize beklemenin ızdarıbını hatırlatır şekilde gözlüyor yolu.

1 Mayıs 2008 Perşembe

Gezegene Ağıt


Kolombiya'da 12 yaşındaki Omayra Sanchez, Nevado del Ruiz Yanardağı'nın faaliyete geçmesiyle oluşan enkazın altında kaldı.60 saat sonra öldü.

Nefret naralara çıkmıyor mu hiç içinizden?
Yürürken bu kalabalıkta
Birbirini umursamayan hiçlik denizinde
Göz bebekleriniz kızarmıyor mu?

Ellisinde bir kadın yatıyor
Mecidiye köy kaldırımlarında
Kimin anası kimin kızı bilinmeden
Bakılmadan üzerinden atlanıyor,
Bu görünmez büyük köyün içinden.

Ağıtlar yakar, yaralar alır insan
Ama birlikte aşılır duvarlar.
Tutunmayı unuttukça yalnızlaşır.
Ve bıraktığınızda koşmayı,
Eşyasız odalara benzer; sessiz ve soğuk.

Yok, oluyor altı milyar can
Cennet elimizdeyken, savuruyoruz etrafa
Kayboluyoruz birbirimizden ayrıldıkça.
Derdimizi içimize gömdükçe,
Çöküyoruz en dip çukura.

Tatminlerimiz kusurlarımız oluyor,
Suskunluğumuz yalnızlığımız.
Cehaletimiz ise kaderimiz sayılıyor.
Her şey elimizdeyken arıyoruz.
Ne olduğunu bilmeden.

Yorgun düşen insanlar selini
Yararken düşünüyor bunca sesi
Kulaklarını deliye çeviren gerçeği
Yılmadan her güne başladığını düşündürüyor.

Aile ile doğar insan ama yalnız ölür derler
Çaba göstermek, ruhunu açmak başkalarına
Birleştirmez mi insanları, aile yapmaz mı?
Dertleri başkalarına vurarak insan,
Kaybeder geleceğini,
Bir insan ne olacak ki diyerek.

Üzülüyorum bu âdemoğluna,
Hayatımda değer verdiğim onca varlığın
Kıymet sayılmaması uğruna.
Sunduğum sevginin,
Bir hiç olduğunu görmek mi?
Acı
Yoksa
Sunduğum sandığım sevginin,
Sadece gizemim olduğunu kabullenmek mi?

Ben sadece gerçekle savaştım,
Genç yaşta olgun davranmakla.

Üzülüyorum bu âdemoğluna ve geleceğime,
Bu yalnız yaşama,
Yalnızlığa,
Aşk denen entrikalar tiyatrosuna,
Arkadaşlık denen boynumdaki halata,
Aileme,
Toprağıma
Ve hayatımda en önem verdiğim;
Çocuklara
Üzülüyorum…

İsmail Andaç Iltar
16.03.2006


Pakistan'daki kampta hayata veda eden bir Afgan mülteci çocuk cenazesi için hazırlanıyor.